Sorunlu bir kavram "yaşayan diller ve lehçeler"

Yayınlanma Yaşayan Diller ve Lehçeler

Hükümet yaptığı düzenlemeyle 'Yaşayan Diller ve Lehçeler' dersini seçen öğrencilerin, yeterli talep olması halinde,  Abazca, Çerkezce, Lazca, Boşnakça gibi dersleri haftada iki saat alabileceklerini bizzat Başbakan Erdoğan açıkladı.

Erdoğan, bu düzenlemenin tarihi bir adım olduğunu,  ricada bulunarak özellikle bu tarihi adıma karşı kim ne diyecek, nasıl tepki gösterecek ibretle izlemelerini, AK Parti'nin bugüne kadar her türlü attığı adımı boşa çıkarmaya çalışan, küçümseyen kesimlerin olduğuna ayrıca vurgu yaptı.

Nereden bakılırsa bakılsın "yaşayan diller ve lehçeler" kavramı tanım olarak sorunlu bir kavramdır. Bu kavram gerçeklikten kaçış için ikame edilmiştir. "Yaşayan Diller ve Lehçeler' adı altında düzenleme çözdük dedikleri fakat ne zaman ve nasıl çözüldüğü bilinmeyen Kürt sorunu başta olmak üzere kadim halkların ulusal ve demokratik haklarını baypas etme, statülerini resmi olarak tanımlamadan kaçış, hak taleplerini minimize etme formasyonudur.

Dikkat edilirse hükümetin resmi düzenlemelerinde ", Süryani, Çerkez, Abaza, Ermeni" gibi kimliklere vurgu yapan belirlemeler kullanılmamaktadır. Fakat sözsel olarak miting meydanlarında, televizyonlarda "benim Kürt, Ermeni, Süryani, Çerkez, Abaza kardeşim" gibi belirlemeler sıkça kullanılmaktadır. Bu açıdan hükümetin  sorununa çözüm niyeti ile başlattığı fakat içini ve dışını dolduramadığı "Açılımı"nın isimi bir süre sonra "milli birlik ve beraberlik" projesi olarak değiştirilmiştir. Bu değişikliğin altından yatan ideolojik duruş, sorunu kolektif haklardan bireysel haklara çekme ve bireysel hakları da olduğunca budama anlayışıdır. AK Parti için kolektif haklar bağlamında sorunu 30 Nisan 2011 tarihinde Muş'ta bitmiştir.

Örneğin yayın yapan "TRT 6" da resmi olarak "yaşayan diller" kanalı olarak adlandırılmaktadır. "TRT Şeş" kanal ismi olarak resmi bir tanımlama değildir. Yine keza üniversitelerde "yaşayan diller ve lehçeler" bölümü altında kurulan bölümler de aynı şekildedir. Ama "TRT Arapça" Arap halklarının dil ve ulusal kimliklerini tanımlayan bir kanal olarak adlandırılmaktadır.

Türk devletinin resmi düşünüşünde "Yaşayan Diller ve Lehçeler" kavramı "Yaşar ne yaşar ne yaşamaz" misali bir yaklaşımla içi doldurulmaya çalışılmaktadır. Bunun anlamı "dili yaşıyor, halkı yaşamıyor" demektir.

Lazca, Süryanice, Çerkezce gibi dillerin müfredata girmesi; bu dili öğretecek öğretmenlerin, kitapların yayınların, eğitim materyallerinin devlet desteği ile sağlanacak olması önemlidir. AK Parti'nin diline yaklaşımı dünkü gibi inkarcı bir yaklaşım değildir. Fakat "benim belirlediğim resmi mekanlarda ve benim belirlediğim miktarda  konuşur ve öğrenebilirsin" anlayışı yanlıştır. Okulda eğer seçersen hafta iki saat  okuyabilirsin, mahkemelerde ise asla konuşamazsın! Meclis kürsüsünde konuştuğun zaman gaipten gelen, "yaşanan değil" bilinmeyen bir dil olarak tanımlanırsın anlayışı yanlıştır.

Şimdi Başbakan Erdoğan dünkü inkarcılığı mı yoksa bugünkü sınırlı hakkı mı kabul ediyorsunuz sorusunu  soruyor.  d ne dünkü inkarcı anlayışı ne de bugünkü sınırlı hakkı kabul etmiyoruz, biz doğuştan gelen sınırsız doğal ve evrensel haklarımızı kullanmak istiyoruz diyorlar. Erdoğan da  "ne yapsam beğenmiyorlar" diye serzenişte bulunuyor. Sıradan Türk bir ise hiç bir zaman kendisiyle eşit olmayan Süryani, Ermeni komşusunun hükümetin "cömert" adımlarına karşı çıkmalarını "nankörlük" olarak algılıyor.

Oysa Erdoğan'ın övünerek açıkladığı düzenleme Almanya, İsveç, Danimarka'da göçmen olarak yaşayan ve yıllardır isteğe bağlı anadil eğitimi hakkı bulunan  çocuklarının sahip oldukları haklardır. Kendi anavatanlarında hiç bir hak ve hukuka sahip olmayan kadim halkların misafir ve göçmen statüsü içerisinde kendilerine bir hak verilmesini alkışlamak mı gerekir? Ayrıca kendi vatanında bir ulusun dilini seçmeli ders olarak okutan başka devlet örneği var mıdır?

AK Parti hükümeti ulusal ve demokratik taleplerini budayarak, devletin bekasını kurtarmak için zamanı ıskalanmış adımlar atmak zorunda kalıyor. Bu adımlar iktidarını sürdürmek için uzatmaları oynayan bir diktatörün halkına son anda verdiği "demokrasi" ve özgürlük vaatlerine halk tarafından itibar edilmeyişine benzemektedir. Son günlerde birçok köşe yazarının da gündeme getirdiği talepleriyle devletin zorunlu olarak ve istemeyerek attığı "adımlar" arasındaki orantının uyuşmazlığı bu açıdan önemli bir tartışma konusudur. Atılan adımlar bu yüzden  yüzünü güldürmemektedir.